Beklentiler: Hayatın Olağan Akışına DirenME

Beklentiler: Hayatın Olağan Akışına DirenME

Mükemmelliği Beklemek Yerine, Hayatla Barışmayı Öğrenmek Üzerine Bir İçsel Yolculuk

“Hayat, fırtınanın geçmesini beklemek değil, yağmurda dans etmeyi öğrenmektir.”

Hayat ne demek diye sorarsan en iyi şekilde böyle tarif ederdim sanırım. Yani hep iyi şeylerin olmasını bekliyoruz. Her zaman dakik olmak, her zaman mükemmel olmak, her zaman parlak bir cilde sahip olmak, hep çok mutlu olmak, hep güçlü olmak, hiç yaşlanmamak, herkes tarafından sevilmek, hep anlaşılmak, hemen affedilmek, otobüsün zamanında gelmesi, evin hep derli toplu olması, her zaman uykunu almış vaziyette olmak, hızlı sonuç almak..böyle o kadar çok örnek sayabilirim ki.

Güneşi gösteren gökyüzü, yağmur da yağdırabilir pekala. Meyve veren bir ağaç yapraklarını dökebilir. Seni her yere rahatlıkla götüren otoyol varsa trafik de olabilir her zaman. 

Mutsuz olmak için direnme. Belli başlı sebepler bulma mutsuz olmak için. Asıl gözünün önünde olan muazzam güzellikler mutlu ve yeterli hissetmene yetsin.

Yani baktığımız zaman hayat böyle bir yer olamayabiliyor her zaman biz bunu biliyoruz her zaman yukardaki saydığım şeyleri yaşayamayız. Ama bunu kabul etmekte güçlük çekiyoruz. Yani ilk ‘kötü diye atfedilen’ bu olaylarda hemen mod düşüyor, o andan keyif almaz hale geliyorsun. Ya da o olaya karşı verdiğin tepki gün içerisindeki ruh halinin nasıl olacağının en temel göstergesi oluyor. Halbuki beklentileri kabule bıraktığımız zaman her şey bizim için daha iyi olacak.

Bu kabuller; geçmişi değiştiremeyeceğimizi kabul etmek, şu an olduğun halini, tatilde yağmur yağması, her zaman verimli olmamak, her şeye yetişememek, hayatın iniş ve çıkışları, mesajlarına bazen geç dönüş yapılması, kırılganlığın, genetik özelliklerimiz, tüm hedeflerimizi her zaman hayata geçirememek, bazı şeylerin hızlıca değil de zamanla gerçekleşmesi, sevginin her zaman her şeyi çözmemesi, trafiğin ilerlememesini kabul etmek.

Gibi. “Kabullenmek" pes etmek ya da pasif kalmak değil; tam tersine, hayatla daha barışçıl bir ilişki kurmak demektir. Kendimizi değiştiremeyeceğimiz şeyler yüzünden hırpalamak yerine, enerjimizi değiştirebileceğimiz şeylere yönlendirmektir aslında.

Mesela "Evet, bugün motivasyonum sıfır. Bu da insan olmanın bir parçası.” Diyebilmektir bazen en büyük güç. Ya da Sabah kahveni yaparken 'şükür listesi' hazırlamak. Eminim ki şükredecek çok şey var. Olmayacağını bildiğin her şeyi yavaşça beklenti sepetinden kabul sepetine koyma cesaretine sahip ol. Beklenti sepetindeki, “Hep enerjik olayım, herkes beni sevsin, hep motive olayım.” dan çıkarıp kabul sepetine koyabilme cesaretine sahip ol. “Bazen yorgun olacağım, herkes beni anlamayabilir, ilham gelmeyebilir.” Belki şikayet edip beklenti duyduğumuz şeyler bizim kontrolümüzde gelişmiyor olabilir. Ama bunu kabul ederek güzelleştirmek bizim elimizde. İşler sarpa sardığında derin bir nefes alıp kendine "Şu an bu da geçecek" demek. O sosyal medyanın “mükemmellik” yarışından bilinçli olarak uzak durabilmek de kendimize yapabileceğimiz bir iyilik olabilir.

Hayat bazen planladığımız gibi gitmez. Bazen hava güneşli başlar ama öğleden sonra fırtına kopar. O fırtına, iptal olan bir buluşma, kırıcı bir söz, geçmeyen bir yorgunluk ya da nedensiz bir iç sıkıntısı olabilir. Böyle anlarda kontrol etmeye çalışmak, her şeyi düzeltmeye çabalamak bizi daha da tüketir.

Ama belki de yapılacak en cesur şey… kontrolü bırakmaktır.

Benim en saçma bulduğum şeylerdir; Hayatın olağan akışı çoğu zaman bizim için bahane üretme fırsatına dönüşüyor. “Hava çok sıcak, çıkmayalım”, “Yağmur yağıyor, ıslanırız”, “Trafik var, hiç gitmeyelim”, “Rüzgar saçımı dağıtır”, “Yerler ıslak, yürüyemem” gibi cümleler aslında sıradan doğa olaylarını gereksiz yere büyütüp, hayatı ertelemenin bahanesi haline getiriyor. Oysa ne yaz ne kış, ne pazartesi ne de yoğunluk bitiyor; şartlar nadiren tam istediğimiz gibi oluyor. Her seferinde “şu geçsin”, “bu düzelsin”, “şartlar otursun” derken hayat akıp gidiyor. Mükemmel zamanı beklerken, mevcut zamanı kullanmaktan vazgeçiyoruz. Oysa bazen en büyük konfor, rahatsızlığı tolere edebilmektir. Hayatın rutinlerini, planlarımızı engellemesine izin vermek yerine; her şeye rağmen devam etmeyi seçmek gerekir. Çünkü bazı şeyler sadece başlanınca kolaylaşır.

Beklentilerimizi tek tek elimizde tutmak yerine, yavaşça o “beklenti sepetinden” çıkarıp “kabul sepetine” koymak… İşte gerçek güç burada başlıyor. Çünkü bu, hayattan vazgeçmek değil; onunla barış imzalamaktır.

Her şeyin mükemmel olmasına gerek yok. Senin hep güçlü olmana gerek yok. Her duygunun geçmesine izin vermelisin.

Yaşam, sadece mutlu olduğumuz anlardan ibaret değil. Bazen mutsuzluğun da, karmaşanın da bize anlatmak istedikleri var. Kabullenmek, o anları da kucaklamaktır. Belki içinden “Bu da geçecek” diyerek derin bir nefes almakla başlar her şey. Belki sabah kahveni içerken bir şükür listesi yapmakla.

Unutma: Hayat, sadece güneşli günlerde yürümek değil. Bazen yağmurda sırılsıklam olurken dans etmeyi öğrenmektir.

“Hatta, bu şikayet ettiğin şeylerin bir gün kaybolup gideceğini varsay. Bu hep iyi gelir.”

Hayat her zerresiyle çok güzel. Gökyüzüne bakmayı unutma. Hayatın olağan akışına direnip de kendini tüketme.

Bir podcast’tan alıntı: “ Bazen hayat seni yavaşlatır çünkü hızlanıp da kaçırdığın manzaraları görmeni sağlar.

Bu cümle o kadar çok şey anlatıyor ki aslında. Ve evet… bazen hayat seni yavaşlatır. Çünkü o hızla koşarken gözünden kaçırdığın manzaralar, aslında yüreğini iyileştirecek olanlardır. Bir duraksamanın, bir gecikmenin, bir ertelenmiş planın ardında çoğu zaman senin göremediğin bir hayır gizlidir. Ama bunu görmek için durmayı bilmek gerekir. Acele etmeden, sabırsızlanmadan, “neden şimdi değil?” diye sorgulamadan… sadece durmak. Çünkü hayatın bazı cevapları sessizlikte saklıdır. Ve bazen, hiçbir şeyin değişmediği gibi görünen günler, içten içe seni bambaşka birine dönüştürüyordur.

Kabul etmek; her zaman kolay değildir. Ama özgürlüğün kapısı orada açılır. Direndiğin her duygu, seni içten içe yorar. Ama kabul ettiğin her duygu, seni dönüştürür. Kendinle savaşmayı bıraktığın anlarda, hayatla daha güçlü bir bağ kurarsın. Mesela yorgunsan, yorgun olduğunu kabul etmek; ağlamak istiyorsan gözyaşlarını saklamamak; mutsuzsan hemen çözmeye çalışmadan o hissin içinden yavaşça geçmek… bunlar zayıflık değil, insan olmaktır. Ve belki de gerçek güç, o “zayıf” anlarda bile kendini sevmeye devam etmektir.

Bazen içinden “neden böyle oldu?” diye geçirirsin. Bir şeyleri düzeltme, değiştirme isteğiyle kıvranırsın. Ama belki de hayatın cevabı, o karmaşanın içinde saklı değildir. Bazen soru sormaktan vazgeçtiğinde gelir o cevap. Sen sadece devam edersin. Bir adım daha atarsın. Bir gün daha sabredersin. Ve bir bakmışsın… o çok zor gelen şey, artık seni yormuyor bile.

Çünkü büyüme sessiz olur. Farkına varmadan gelişir insan. Artık aynı şeylere takılmadığını, aynı duygulara eskisi kadar saplanmadığını fark edersin. Ve o an, kendine en güzel hediyeyi verirsin: şefkat.

Şefkat, başkalarına değil, önce kendine duyulmalıdır. Bir şeyleri eksik yaptığında, geç kaldığında, yetemediğinde… hemen kendini suçlamak yerine, “ben de insanım” diyebilmek. “Ben elimden geleni yaptım. Bugün böyle geçti. Yarın yeni bir gün.” diyebilmek. İşte o zaman yavaş yavaş kabukların dökülür. Sertleştiğin yerler yumuşar. Kalbin, kendine alan açar.

Ve inan, o anda hayat da sana alan açar.

Çünkü sen direndikçe o da daha çok zorlar. Ama sen kabul ettikçe, o da akmaya başlar.

Hayatın sana ne zaman ne getireceğini bilemezsin. Ama her ne gelirse gelsin, onunla nasıl karşılaştığın asıl farkı yaratır. Beklentilerin, seni hayal kırıklığına uğratabilir. Ama kabullerin seni her zaman hafifletir. Tıpkı yağmurda dans etmeyi öğrenmek gibi…

Sırılsıklam olmak ama hâlâ gülümseyebilmek gibi.🪽

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kendinle Baş Başa Kalmaktan Neden Kaçıyorsun?

Hayat Bir Puzzle, Parçalar Sonradan Anlam Kazanır

Kendimle Konuşurken Kullandığım Dil