Bırakabilmek: Bazen En Büyük Lüks

Bırakabilmek: Bazen Büyük Bir Lüks


Hayatta sürekli bir şeyleri kontrol edebileceğimizi düşünüyoruz. Bunu hesaplarsam, bunu böyle söylersem, şu konuda daha dikkatli olursam, özür dilersem, iyi olursam… Birçok şeyden feragat ederek, bazen eksilerek, bazen de gereksizce çoğalarak hayatı kontrol altına alabileceğimizi sanıyoruz. Ama çoğu zaman yaptığımız şeylerin lehimize olacağını umarken, her şey birer birer aleyhimize dönüyor.


Ne yazık ki şu bir gerçek: Her şeyi kontrol edemeyiz. Bazen akışa bırakmak, bazen olmayacağını kabullenmek, olacaksa da şu anda olmamasının bir sebebi olduğunun bilincinde olarak yaşamak en büyük lükstür.


Kolay değildir. Çünkü insanız ve doğamız gereği kontrol etmek, “her şey yolunda” demekle eş anlamlı gibi gelir. Kontrol ettiğimizde güvende olduğumuzu sanırız. Ama bu güven hissi çoğu zaman gerçeğe değil, kaygıya dayanır.


Peki bu kontrol etme ihtiyacı nereden gelir?


Çoğu zaman belirsizlikle baş edememekten. Geçmişte yaşadığımız hayal kırıklıklarından, reddedilme korkusundan, yanlış anlaşılma ihtimalinden… Zihin, olabilecek her ihtimali önceden hesaplayarak bizi korumaya çalışır. Ama bu koruma hali bir süre sonra yaşamı yönetmekten çok, yaşamı tüketmeye başlar.


Kontrol etmeye çalışırken fark etmeden çok şey kaybederiz. Anı kaçırırız. Sürekli zihnimizde senaryolar yazarız. Bir cümlenin nasıl anlaşılacağını, bir davranışın nasıl yorumlanacağını defalarca düşünürüz. İnsan ilişkilerinde doğal akışı bozar, fazladan açıklamalar yapar, bazen gereksiz özürler dileriz. “Doğru yapmalıyım” derken, aslında o şeyin doğallığını kaybederiz.


Ve en kötüsü, hayatı yaşamak yerine onu yönetmeye çalışırız.


Oysa bırakmak dediğimiz şey, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Bırakmak umursamamak değildir. Bırakmak vazgeçmek değildir. Bırakmak, her şeyi kendi başına taşımaya çalışmaktan vazgeçmektir. Yükü hafifletmektir. Kontrolü değil, ağırlığı bırakmaktır.


“Artık umurumda değil” demek değildir bırakmak. Daha çok, “Bunu tek başıma taşımak zorunda değilim” diyebilmektir.


Ama akışa bırakmak romantik bir fikir gibi görünse de, pratikte öyle değildir. İlk başta huzur değil, boşluk hissi verir. Beyin boşluğu sevmez. Müdahale etmediğinde, çözmediğinde, yönlendirmediğinde rahatsız olur. Çünkü kontrol etmediğin her şey, zihne “tehlike olabilir” gibi görünür. Bu yüzden bırakmak, bir rahatlama değil; çoğu zaman bir alışma sürecidir.


Zamanla şunu öğreniriz: Her şeyin çözülmesi gerekmiyor. Her sorunun hemen cevabı olmak zorunda değil. Her sessizlik doldurulmak zorunda değil.


Kabullenmek ise bu sürecin en sessiz ama en güçlü parçasıdır. Olanı olduğu gibi görmek, onunla kavga etmeden durabilmektir. “Neden olmuyor?” sorusunu, “şu an olmuyor” cümlesine çevirebilmektir. Bu bir pes ediş değil, gerçeklikle savaşmayı bırakmaktır.


Ve belki de en önemlisi şudur: Bıraktığında her şey mükemmel olmaz. Hayat bir anda düzelmez. Ama içindeki gürültü azalır. Zihnin biraz sessizleşir. Kararların daha netleşir. İnsanlara ve olaylara tutunduğun yerler gevşer.


Bırakmak her şeyi düzeltmez ama seni sürekli kırılmaktan korur.


Çünkü bazı şeyleri sıkı tutmak sandığımız kadar güçlü hissettirmez. Bazen asıl güç, elini gevşetebilmektir.

Bazen bırakmak, bir şeyin bitmesi değil; senin onun içindeki yerinin değişmesidir. Eskiden merkezinde olduğun bir hikâyenin, artık kenarında durabilmeyi öğrenmektir. Bu kolay değildir çünkü zihin “ya tamamen ya hiç” mantığıyla çalışır. Oysa hayat çoğu zaman ikisinin arasında bir yerdedir.


Bir şeyin içinde eskisi kadar güçlü tutunamıyorsan, bu onun bittiği anlamına gelmez. Belki de sen artık aynı kişi değilsindir. Ve bu değişim, kayıp gibi görünse de aslında büyümenin sessiz bir işaretidir. Ama biz çoğu zaman büyümeyi değil, tanıdık olanı seçeriz. Çünkü tanıdık olan acı verse bile öngörülebilirdir.


Kontrol etmeye çalıştığımız şeylerin çoğu aslında “sonucu garanti altına alma” isteğidir. Ama hayat garanti vermez. İnsanlar da vermez. Ve biz bu garantiyi aradıkça, kendimizi sürekli bir hazırlık halinin içinde buluruz. Hiç yaşanmamış bir kırılmanın bile yasını önceden tutarız.


Belki de en yorucu olan şey, hiç yaşanmamış ihtimallerle savaşmaktır. Olmamış bir şeyi düzeltmeye çalışmak, söylenmemiş bir cümleyi açıklamaya uğraşmak, daha başlamamış bir sonu engellemeye çalışmak… Bunların hepsi zihnin içinde dönen görünmez bir yorgunluk yaratır.


Oysa hayat, kontrol ettikçe değil; biraz da akmasına izin verdikçe kendini gösterir. Her şeyi çözmeye çalıştığında değil, bazı şeyleri çözümsüz bırakabildiğinde hafifler. Çünkü bazı düğümler çözülmek için değil, zamanla gevşemek için vardır.


Ve sonunda şunu fark edersin: Bırakmak aslında kaybetmek değil, kendine yer açmaktır. Sürekli tutunduğun şeyleri biraz gevşettiğinde, elinde ilk kez kendine dokunacak bir alan kalır. İşte o alan, en başından beri aradığın şeydir.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kendinle Baş Başa Kalmaktan Neden Kaçıyorsun?

Hayat Bir Puzzle, Parçalar Sonradan Anlam Kazanır

Kendimle Konuşurken Kullandığım Dil